Çocuklarla Felsefe

  Birine çocukların hayatlarına felsefe katan bir merkez işlettiğimi söylediğimde çoğu zaman şaşkınlık ve bazen de açık bir şüpheyle karşılaşıyorum. Çocuklar nasıl felsefe yapabilir? Onlar için çok zor değil mi? Ne yapmaya çalışıyorsun, Kant’ı anaokulu çocuklarına mı öğretmeye çalışıyorsun? Ya da biraz daha kuşkulu bir şekilde, onlara ne tür bir felsefe öğretiyorsunuz? Çocuklarla yaptığımız felsefe seanslarının çoğu devlet ilkokullarında; amacımız, çocukların hangi konular hakkında düşünmek istediklerini keşfetmek ve bu konular hakkında tartışma ve düşünmeyi teşvik etmektir. Yine de yaptığım işi felsefe öğretmek olarak düşünmüyorum. Mesele çocukları felsefe tarihi konusunda eğitmek ya da profesyonel filozofların argümanlarını öğretmek değildir. Çocukların sorgulaması, felsefi etkinliklerin birincil amacı olabilir: dünyayı, başkalarını ve kendilerini anlamak için sıradan deneyimlerin ve kavramların anlamını üzerine düşünmek. Çocuklara merak ettikleri soruları sorduğumda, yanıtları genellikle şu tür sorular içeriyor: neden buradayım? Ben kimim? Dünyada neden nefret var? Öldüğümüzde ne olur? Yaşamanın doğru yolunu nasıl bilebilirim? Bir ebeveyn bana, üç yaşındaki kızının kendisine sorup durduğunu söyledi: ‘Anne, neden günler gelip duruyor? Yetişkinler olarak, küçük çocukların çok fazla soru sormaya meyilli olduklarını bilsek de, onların karmaşık konular üzerinde ciddi bir şekilde düşünemeyecek kadar olgunlaşmamış ve bilgisiz olduklarına inanma eğilimindeyiz. Çocukları hayret duyan ve merak dolu kişiler olarak nitelendiriyoruz, ancak ortaya koydukları daha büyük soruların felsefi boyutlarını gerçekten anlamadıklarını varsayıyoruz. Ancak hafızamızı yokladığımızda, birçok yetişkin felsefi meraklarının çocuklukta başladığını hatırlayacaktır. Birçoğumuz için aslında çocukluk, hayatın en çok merak ederek geçirdiğimiz dönemidir. Hatırı sayılır sayıda profesyonel filozofun alana olan ilgisi, sorgulamaya yönelik erken bir hevesten doğdu. Bazıları bir felsefe dersi alma ya da felsefi bir metin okuma ve ilgili soruları küçüklüklerinden beri düşündükleri sorular olarak tanıma deneyimini anlatır. Felsefede yüksek lisans öğrencisiyken, küçük çocuklarımın sorduğu sorular ilgimi çekti. Kendi çocukluğumu düşünmeye ve yaşam ve ölüm, yaşamın anlamı, dostluk, mutluluk ve aile hakkındaki düşüncelerimi hatırlamaya başladım. Örneğin, altı ya da yedi yaşında, yatakta ve uyumaya hazır olduğumu, ölümü ve bir gün artık hiçbir biçimde var olmayacağım olasılığını düşündüğümü hatırlıyorum. Hiçlik nasıl olabilir, diye düşündüm, şimdi buradaydım ve sonra bir gün artık var olmayacaktım? Bir gün öleceğim gerçeği korkutucuydu ve hayatım hakkında nasıl düşünmem gerektiğini merak ettim. Yıllar içinde çocuklarla ve ebeveynlerle yaptığım konuşmalar, o yaşta bu düşüncelere sahip olma konusunda yalnız olmadığımı doğruluyor. Aristoteles, “bütün insanlar doğası gereği anlamaya yönelir” demişti. Erken yaşlarda, küçük çocuklar dünyalarını anlamlandırmaya ve işlerin nasıl yürüdüğünü anlamaya başlarlar. Çocuklar neredeyse bunları formüle eder etmez duydukları kavramlar ve deneyimledikleri dünya hakkında sorular sormaya başlarlar. Dört yaş civarında çocuklar “neden soruları” dediğimiz şeyi sormaya başlarlar. İnsanlar neden diğer insanlara kötü davranır? Neden okula gitmek zorundayım? Köpekler neden konuşmaz? İlkokul çağındaki pek çok çocuk, hayatın felsefi gizemlerine sonuna kadar açıktır, geceleri uyumadan önce Tanrı’nın var olup olmadığı, dünyanın neden bu renklere sahip olduğu, zamanın doğası, rüyaların gerçek olup olmadığı, neden ölürüz veya neden varız gibi soruları düşünürler. Bir keresinde, yönettiğim bir felsefe seansında 10 yaşında bir çocuk bana şunu sordu:

Neden çok çalıştığımızı, para için neden bu kadar endişelendiğimizi bilmek istiyorum. Bir gün hepimiz öleceksek, büyüdüğümüzde yapacağımız iş, yiyecek ve barınma için ne yapacağımız için endişelenmenin ne anlamı var ki? Yaşamak ne anlama geliyor?

Dünyanın pek çok yetişkinin kanıksadığı yönlerini merak eden çocuklar, yaşamın ve toplumun en temel unsurları üzerinde kafa yormak için görünüşte içgüdüsel bir kapasite sergilerler. Yine de çocukların merak edip sorular sorduklarının farkında olmamıza rağmen, söyleyeceklerinin daha derin anlamı yetişkinler tarafından düzenli olarak göz ardı edilir. Çocukların büyük sorularına veya felsefi düşüncelerinin ifadelerine, ne kadar sevimli veya eğlenceli olduklarını söyleyerek veya onları reddederek, veya onları ciddi anlmayarak tepki veririz. Yetişkinler, genel olarak çocukların kapasitelerini ve özel olarak da ciddiyetle düşünme kapasitelerini hafife alırlar. Çocuklarla ilgili algılarımız büyük ölçüde gelişimsel önyargılar tarafından yönetilir. Çocukların görece yetersiz varlıklardan nihayetinde yetenekli yetişkinlere dönüştüğü inancına sahibizdir. Çocukluk, yaşamın pastoral bir evresi olarak idealize edilse bile, çocuklar “insan” olarak düşünülmektense, psikologların ve sosyologların “insan olacak olan” olarak adlandırdıkları şey olarak düşünülmüştür. Çocuklar tam anlamıyla insan olma sürecindeler ama henüz orada değiller. Buna karşılık, yetişkinler tam bir insan olarak anlaşılır. Sonuç olarak, bilişsel bilim insanı Alison Gopnik’in sözleriyle çocukları ‘kusurlu yetişkinler’ olarak görüyoruz. Bu neden olabilir? Birincisi, batı kültürü özerkliği ödüllendiriyor ve bu da çocukları dezavantajlı konuma getiriyor. Küçük çocuklar elbette tamamen özerk olamazlar; Gençlikleri nedeniyle, yaşamları üzerinde tam kontrole sahip olmadan önce öğrenmeleri gereken çok şey ve geliştirmeleri gereken çok sayıda beceri vardır. Bu fiziksel, finansal ve duygusal bağımlılıklar nedeniyle çocuklar, fikirlerine ve bakış açılarına daha az önem verilen aşağı bir konumdadır. Elbette, çocuklar gelişmek için yetişkinlere bağımlıdır ve yetişkinlerin çocukların iyiliği ve karar verme yeteneklerini geliştirme sorumluluğunu üstlenmesi makul görünmektedir. Bununla birlikte, bu sorumluluk duygusuna sıklıkla çocukların bağımsız düşünme kapasitelerinin küçümsenmesinin eşlik etmesi üzücüdür. Çocukların sağlıklı bir şekilde gelişmesine yardım etmek ile onları zulümden, şiddetten ve hazırlıksız oldukları sorumluluklardan korumak ile onların bakış açılarını takdir etmemek arasında bir fark vardır. Çocuk olmak, vasat bir düşünür gibi davranılmak anlamına gelmemelidir. Ancak çocukların soyut konular hakkında dikkatli düşünebilecekleri fikrini kabul etmek birçok yetişkin için zordur. Felsefe birçok insan için yabancı bir konudur. Örneğin, Avrupa ve Latin Amerika’daki ülkelerden farklı olarak, Amerika Birleşik Devletleri lise müfredatına felsefeyi dahil etme geleneğine sahip değildir ve ileri derece ve uzmanlık bilgisine sahip yetişkinlerin özel alanı olarak görülmektedir. Felsefe, bırakın çocuklar bir yana, çoğu yetişkinin bile erişemeyeceği, zor ve ezoterik bir konu olma talihsiz bir üne sahiptir. Felsefe ile herhangi bir deneyimi olan çoğu yetişkin, felsefeyle üniversitede tanışır. Çoğu zaman, işimi duyduklarında, insanlar üniversitede felsefe dersleri alma deneyimlerini anlatacak ve bana bunun çocuklar için nasıl uygun olabileceğini sorarlar. Bir üniversite öğrencisi olarak felsefe çalışmak, geleneksel olarak hem klasik hem de çağdaş filozoflar tarafından öne sürülen argümanlar hakkında bilgi edinmeyi ve bununla ilgili önemli becerileri geliştirmeyi içerir. Tutarlı bir argüman oluşturmak, safsatalar ve diğer mantık ve muhakeme hatalarını tespit etmek, felsefi bir görüş geliştirmek ve bu görüşe olası itirazları düşünmek gibi çeşitli beceriler kazanmayı gerektirir. Bununla birlikte, üniversite felsefesi öğrencilerinin yapma eğiliminde olmadığı şey, felsefi uzmanlara atıfta bulunmadan soruların kendileri hakkında açık tartışmaya girmektir. Sonuç olarak, çoğu yetişkin felsefe yapmayı yalnızca profesyonel filozofların işi olarak tanımlar. Bu, akademik felsefede olup bitenlerin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Zorlu felsefi metinleri incelemek, büyük filozofların çalışmaları aracılığıyla fikirlerin tarihini keşfetmek, karmaşık teorileri anlamak ve titiz felsefi argümanların nasıl geliştirileceğini öğrenmek çok değerlidir. Ama felsefe bundan ibaret değil. Felsefe, kolejlerde ve üniversitelerde olup bitenlerle sınırlı değildir. Felsefe bu kurumlardan önce geldi ve onların dışında yaşıyor. Felsefi merak insan olmanın bir parçasıdır. Yapılacak doğru şey nedir? İnsanlar neden ölmek zorunda? Bu kişi gerçekten benim arkadaşım mı? Bu tür soruları düşündüğümüzde, binlerce yıldır var olan bir geleneğe katılarak felsefe yapıyoruz. Felsefi sorular üzerinde kafa yoran yetişkinlerin çoğu profesyonel filozoflar değildir, ancak filozof olmamaları onları felsefi sorgulamaya girmekten alıkoymaz. Aynı şekilde, çocukların felsefeye yeni başlamış olmaları, onların hiç felsefe yapmadıkları anlamına gelmez. Küçük çocuklar felsefi metinler okuyarak, makaleler yazarak ya da lisans derecesi alarak felsefi keşiflere katılmasalar da, yine de disiplin içinde yer alabilirler. Felsefe öğretmek yerine, çocukların ilgisini çeken soruları keşfetmeleri için alanlar yaratarak felsefe yapmaya çalışıyoruz. Normalde, felsefi olarak düşündürücü bir uyaranla başlarım. Mutluluğun, adaletin ve hakkaniyetin anlamı, özgürlük ve topluluk arasındaki ilişki, güzelliğin doğası ve diğer birçok konu gibi önemli felsefi sorular ve fikirler, yalnızca klasik ve çağdaş filozofların eserlerinden oluşmaz. Böyle sorular, aynı zamanda resimli kitaplar ve diğer çocuk edebiyatı, sanat ve müzik, film, oyun ve aktivitelerden veya her gün yaptığımız sıradan aktivitelerden doğabilir. Daha sonra çocuklara soruyorum: ‘Bu size hangi soruları merak ettiriyor?’ Öğrenciler, bazen küçük gruplar halinde, felsefi sorular düşünmek ve bulmak için biraz zaman harcarlar. Sorularını paylaştıktan sonra, genellikle hangi soruların keşfedilmesinin daha ilginç olacağına oy verirler. Çocuklar daha sonra felsefe seansının büyük bölümünü bu soruları tartışarak geçirirler. Pandemi sırasında ölüm ve mortalite ile ilgili sorular sıklıkla gündeme geldi. Geçen baharda dördüncü sınıf öğrencilerinden oluşan bir sınıfla çevrimiçi bir sohbette, aynı anda hem mutlu hem de üzgün olup olamayacağınızı tartışıyorduk. Çoğu öğrenci olumlu yanıt verdi ve birlikte hiç üzüntü olmadan tamamen mutlu olup olamayacağınızı merak ettik. Bir öğrenci, ismine Ava diyelim, şöyle dedi:
Aynı anda hem mutlu hem de üzgün olabileceğine katılıyorum. Hüzün ve mutluluğun zıt kavramlar olduğunu düşünsek de bazen yan yana gelebilirler. Bu genellikle hayatında kendini mutlu hissettiğin ve hayatının sonsuza kadar sürmeyeceğini anladığın anlardır. Belki uzun sürecek, sadece dokuz yaşındayım ve önümde koca bir hayat var ama yine de hayatta kalmak istiyorum ve yapamayacağımı biliyorum.
Ava’nın gözlemlediği gibi, üzüntü genellikle mutluluğun içindedir ve bu duygular hayatın kısalığıyla bağlantılıdır: ‘hayatınızda mutlu hissettiğiniz ve sonra hayatınızın sonsuza kadar sürmeyeceğini anladığınız anlar.’ Muazzam sevinç duyguları, hayatın sona ereceğini ve yaşadığımız her şeyin geçici olduğunu beraberinde getirir. Ava’nın sözleri, insanlık durumunun acıma duygusunun güçlü ve dokunaklı bir ifadesidir: biz ölümlüyüz ve bir gün hayatlarımız sona erecek. O zamandan beri onun yorumunu ve çocukların ölümlülüğün varoluşumuzun merkezinde olduğu gerçeğine, hayatlarımızın filozof Samuel Scheffler’in “zamansal kıtlık” dediği şeye sahip olmasına nasıl bu kadar uyumlu göründüklerini düşünüyorum. Günlerimizin sayılı olduğunu bilerek yaşıyoruz. Gerçekten de, ölümlü olmanın, insan olmanın ne anlama geldiğinin muhtemelen en temel unsuru olduğu sonucuna varabiliriz. Bu farkındalıkla en çok hayatın başında ve sonunda mı temasa geçtiğimizi merak ediyorum: ölümün yeni olduğu ve yakın olduğu zamanlar. Ölüm kavramı çocuklar için çok güçlü çünkü hayatlarımızın sonlu olduğunun ilk o zaman farkına varıyoruz. Hayatın sonunda, ölümün yakınlığı gerçeği, nasıl yaşadığımızı değerlendirmemize yol açar. Arada, hayatın taleplerine ve ritmine kapılırız ve belki de kayıp yaşadığımız zamanlar dışında, kaçınılmaz ölümümüz, hayatı nasıl yaşamamız gerektiği konusunda düşünmek için fazla zaman harcamayız. Ancak ölümün farkındalığı, ne kadar üzücü ve acı verici olursa olsun, yaşamın değerini anlamamıza ve yaşamlarımıza daha fazla derinlik ve anlam vermemize yardımcı olabilir. Şair Wallace Stevens’ın dediği gibi: ‘Ölüm güzelliğin anasıdır.’ Bu tür sohbetlerde, çocukların felsefi keşiflere getirdikleri güçlü yönler ve özellikle bu sorulara samimi ve yaratıcı bir şekilde yaklaşma konusundaki isteklilikleri ve yetenekleri beni şaşırtıyor. Çocukların erken dönem felsefi düşünceleri bu alanda yeni olduklarını kolayca ele verse de, bu yenilik aynı zamanda yenilikçi bir dizi olası çözüm hayal etmeye açık olmayı da beraberinde getiriyor.
‘Yetişkinler neyin gerçek olup neyin olmadığı hakkında çok şey bildikleri için olasılıklar hakkında daha az hayal gücüne sahipler’
Çocuklar için felsefe, son derece yaratıcı ve eğlenceli bir çabadır. Bazen deneyime yeni ve alıcı bir bakış açısıyla yaklaşmanın bir yolu olan “yeni başlayanların zihni” olarak adlandırılan şeyi sergilerler. Yazar John Banville, çocukluktan, “[çocuğun] her an yeni ve olağanüstü bir şeyle karşılaştığı” “sürekli tekrarlanan bir şaşkınlık hali” olarak bahseder. Bazen hayaller dünyasında yaşamak olarak nitelendirilse de, çocuklar yaratıcı seçenekleri düşünmeye açıktır; dünyaya merak ve açıklık perspektifinden baktıklarında, zaten bildikleriyle ilgili varsayımlar tarafından daha az yüklenmiş görünüyorlar. 10 yaşındaki bir çocuğun dediği gibi: “Yetişkinler neyin gerçek olup neyin olmadığı hakkında çok şey bildikleri için olasılıklar hakkında daha az hayal gücüne sahipler.” Çocuklar, çoğu yetişkinin aşırıya kaçmış ve dikkat çekmeye değer bulmadığından dışlayacağı geniş bir fikir yelpazesini üzerine kafa yormaya istekli olma eğilimindedir. Aslında araştırmalar, çocukların işlerin nasıl olması gerektiğiyle ilgili beklentilerin yükü daha az olduğu için, bazı ortamlarda yetişkinlerden daha esnek düşündüklerini ve daha iyi problem çözdüklerini doğrulamaktadır. Felsefe, çocukların taze ve engelsiz bakış açılarından yararlanır. Felsefi sorunları incelemek, yeni düşünme biçimlerine, yaratıcı örneklere açık olmayı ve fikirlerle oynamaya istekli olmayı gerektirir. Çocukların bu alanlarda özellikle güçlü yetenekleri vardır. Çocukluktan çıktıkça, keşif halinde olmaktan uzaklaşırız ve düşüncemiz daha az açık hale gelir ve yerleşik inançlar tarafından daha fazla kısıtlanır. Dünyanın nasıl çalıştığını anladığımızı veya anlamamız gerektiğini düşünürüz ve bu da neyin mümkün olduğu konusundaki anlayışımızı daralır. Çocukların zihinleri, zaten imkansız olduğuna karar verdikleri şeylerle dolu değildir. Çocuklarla yapılan felsefi sohbetler, yetişkinler ve çocuklar arasında, bir yetişkinin öğretmen veya otorite olarak ve çocuğun ise öğrenci veya bağımlı olarak tipik etkileşiminden farklı türde bir etkileşim için fırsatlar sunar. Felsefe soruları, yerleşik ve kesin bir cevabı olan türden olmadığından, yetişkinlerin uzman veya “erdem deposu” olmaları gerekmez. Bunun yerine, hepimiz için önemli ve kafa karıştırıcı olan soruları araştırarak ve tartışmalara getirdiğimiz farklı deneyimleri ve bakış açılarını takdir ederek, çocuklarla insan yaşamının felsefi boyutunu daha iyi anlamaya çalışarak birlikte düşünebiliriz. Hem yetişkinler hem de çocuklar önemli kapasitelerle felsefi yüzleşmeler yaşayabilirler. Yetişkinler, yaşam deneyimine, kavramsal karmaşıklığa ve dil ve akıl yürütme becerisine katkıda bulunur. Çocuklar, hata yapmaktan ya da aptalca görünmekten endişe duymadan, yaratıcı düşünme konusunda korkusuzlukla ve düşüncelerini açıkça paylaşma isteği ile katkı sunarlar. Çocukları kendi başlarına felsefi düşünürler olarak kabul etmek, onlara gerçek anlamda kendilerini farklı, değerli bağımsız düşünürler olarak görme fırsatı verir. Yakın zamanda 10 yaşındaki bir çocuk felsefe hakkında şu yorumu yaptı: “Sesime değer verilmesini seviyorum.” Bu tür alışverişler, çocukların benzersiz ve önemli bakış açılarının tanınmasını teşvik ediyor. Yetişkinler çocukları gerçekten dinlediğinde, onlarla etkileşimlerimiz karşılıklı olduğunda, bu, çocukların yetenekleri ve sınırları hakkındaki önyargılarımıza meydan okur. Ayırt edici bakış açıları bizim için daha erişilebilir hale gelir, söyleyeceklerini önyargısız olarak alabiliriz ve onlardan öğrenmeye açık hale geliriz. Örneğin, çocukluğun anlamını düşündüğümde, 10 yaşındaki bir çocuğun ifadesini hatırlıyorum:
Bir kez durup düşündüğünüzde, çocukluk ve yetişkinlik denen şeyler sadece insanların düşündüğü fikirlerdir ve daha sonra gerçek olmayan bir şey yaratmak için bu isimlerin etrafına sınırlar koyarlar. ‘Çocuk olmak’ veya ‘yetişkin olmak’ diye bir şey yoktur. Onlar sadece birer etikettir. Hepimiz insanız.
Bu çocuk, çocukluğun insan yapısı dışında var olup olmadığını merak etti ve çocuklarla yetişkinler arasında yaptığımız ayrımın yapay göründüğünü öne sürdü; yani, herhangi bir nesnel gerçeğe değil, bir rahatlığa, bir yaşam düzenleme biçimine (örneğin, oy vermek için 18 yaşında olmanız gerekir) dayanmaktadır. Bu yorum, çocukları nasıl kategorize ettiğimizi ve onların çocukluk hakkındaki düşüncelerinin ve bunun ne anlama geldiğinin ne kadar önemli olduğunu düşündürdü bana; ne de olsa, onlar deneyimin içindeler, oysa ben sadece çocuk olmanın nasıl bir şey olduğunu hatırlamaya çalışabilirim. Yıllar boyunca, çocuklarla araştırdığım bazı felsefi sorulardan kendi görüşlerimi yeniden düşünmek için düzenli olarak ilham aldım. Örneğin, bazı ilkokul çocukları ile yapılan bir sohbet, arkadaşlığın zorunlu olarak karşılıklı bir ilişki olduğuna dair genel kabul görmüş görüşü sorgulattı. Aristoteles, arkadaşlığı tanımlayan birincil özelliğin karşılıklı özen ve dikkat ya da “iyi niyet” dediği şey olduğunu iddia eder: dostluk karşılıklıdır. Çoğu filozof aynı fikirde. Benzer şekilde, bu alandaki araştırmaların çoğu, bir ilişkinin dostluk olarak adlandırılması için karşılıklılık ve karşılıklılığın gerekli olduğunu varsayar. İnsanlar arkadaş olarak nitelendirilir, yani ancak her biri diğerini arkadaş olarak tanımlarsa. Ancak arkadaşlık hakkında bir konuşmada, 11 yaşındaki bir grup aynı fikirde değildi. Bazen bir kişinin bir ilişkiyi arkadaşlık olarak adlandırmayacağını, diğer kişininse bu ilişkiyi arkadaşlık olarak adlandırabileceğini söylediler. İki kişinin arkadaş olmanın ne anlama geldiği konusunda farklı fikirleri olabileceğini düşündüler. Bir öğrenci bazen, arkadaş gibi davranmayan insanlar olduğunu gözlemledi ama bu onlar arasında arkadaşlığın olmadığı anlamına gelmeyeceğini ifade etti. Ayrıca, bir arkadaşın diğerinden daha fazlasına ihtiyaç duyduğu ve daha az verdiği bir ilişkide çok karşılıklı olmayan dönemler olabileceğini de belirttiler. Bazı arkadaşlıklar çoğu zaman tam olarak karşılıklı olmayabilir, dediler, ancak yine de böyle ilişkiyi bir arkadaşlık olarak tanımlamaya devam ederiz. Diğerleri, arkadaşlıkların gelişmesinin zaman aldığını ve bazen tek bir ilişkideki iki kişi için zamanlamanın farklı olduğunu, çünkü yakınlığın gelişme hızının karşılıklı olmayabileceğini belirtti – nihayetinde bir arkadaş bağlantıyı diğerinden önce hissedebilir. Çocukların arkadaşlıkla ilgili düşüncelerinin ve gözlemlerinin özellikle derin olduğunu fark ettim çünkü bence arkadaşlık hayatlarında çok merkezi bir yer tutuyor. Özellikle okula başladıktan sonra çocuklar uyanık oldukları saatlerin çoğunu yetişkinlerden çok daha fazla akranlarıyla geçirirler. Arkadaşlıkların nasıl geliştirileceğini ve sürdürüleceğini öğrenmek, çocukluğun temel görevlerinden biridir ve çocukların arkadaşlık hakkındaki fikirleri, ortak anlayışımıza değerli şekillerde katkıda bulunabilir. Çocukların sunabileceği çok şey var. Onları “sadece çocuklar” olarak düşünmeden onlara cevap verebilirsek, hem bakış açımızı genişletme hem de hayatımızdaki çocuklarla ilişkilerimizi derinleştirme potansiyeline sahip karşılıklı alışverişleri teşvik edebiliriz. Düşünceleri bize çocukken dünyayı nasıl gördüğümüzü hatırlatabilir ve onların fikirlerine erişmemizi sağlayabilir. Onları gerçekten dinlemek, filozof Gareth Matthews’un dediği gibi, ‘yetişkinlerin bilgi ve deneyimdeki üstünlüğünün otomatik olarak kabul edilmesinden’ vazgeçmeyi, ve onlarla karşılaşmalarımızdan bir şeyler öğrenebileceğimiz bilincine sahip olmayı gerektirir. Çocuklarla felsefe yapmak, yetişkinleri çocuklukta mevcut olan özel kapasitelerle – hayret etme, merak duyma, yüksek bir farkındalık halinde olma, hayal gücü ve sınırsız bir mümkün mefhumu – bağlantı kurmaya ve böylece kendi felsefi evrenimizi canlandırmaya ve genişletmeye davet eder.

Jana Mohr Lone

Metnin Orjinali:
https://aeon.co/essays/how-to-do-philosophy-for-and-with-children

Sitedeki kaynakların bir kısmı herkese açıktır, bazılarına ise giriş yaparak erişebilirsiniz. Bunun için aşağıdaki formu kullanabilirsiniz. Eğer üye değilseniz bu sayfadan ücretsiz üye olabilirsiniz